Yusuf Ziya Müftüoğlu - Bölüm 1/1


Prof. Dr. Yusuf Ziya Müftüoğlu hakkında herkesin güzel anıları, minnet dolu sözleri vardır. Bu nedenle hem aile, hem de çevresindeki herkes için ölümsüz, efsane kişilikler arasına girmiştir.

Hayatı boyunca her anını başkalarına yardıma adayan Yusuf dayımız, vefatından önce kendi hayatını yazmaya vakit ayırdı.

Hiç değiştirmeden aktarıyoruz..


YK-1  YAŞAMDAN  KESİTLER

 

Bundan önce ben kimim, soyum sopum nedir ve nereden gelmektedir ? Bilebildiğim kadarı ile bunları kaleme aldım ve bir çeşit yazılı bir şekilde SOYAĞACIMI anlatmış oldum.Baba tarafını YZM – 1  Belgesinde , anne  tarafını ise daha ziyade YZM-2 Belgesinde topladım. Böyle bir konuyu kaleme alıp ana hatları ile yazılı bir şekle  getirmenin ne yararı var ? diye sorulabilir. Bundan amacım benden sonra soyunu sopunu merak eden bir kişi bile olsa, ona hazır bir bilgi sunmaktır. Kaldı ki insan oğlu bu konulara meraklıdır. Bu nedenle  geçmişimizi kronolojik bir şekilde  yazmakla yararlı  bir iş yaptığım kanısındayım.


Peki bundan sonra  yani “Yaşamdan Kesitler” bölümünde ne yapmak istiyorsun ?  diye sorulabilir. Bundan amacım kısaca kendi  kendimi tanıdığım zamandan beri  başımdan geçen ya  da  tanığı  olduğum  ve  biraz da enteresan bulduğum olayları kendimce anlatmaktır. Böylece ve iddiasız bir şekilde  anekdot vs. gibi konuları yazabilme denemesinde bulunmuş olacağım. Şüphesizki  “ yazmak “ bir sanattır. Bunu biliyorum. Benimki ise bir “deneme” olacaktır.

 

 

DOĞUM YERİ VE BEBEKLİĞİM

 

Daha önce de sözünü ettiğim gibi o zamanlar Adana’nın, şimdi ise Osmaniye’nin bir ilçesi olan Bahçe’de doğmuşum. Doğum tarihini annem dahil bilen yok. Amma annemin söylediğine göre Zemheride doğmuşum. Buna göre muhtemeldirki Ocak 1938 de doğmuşum. Nüfus kütüğünde ise bu tarih 10 Kasım 1938 olarak geçer ki gerçekle ilgisi yoktur.Doğduğum ev ise, şimdi Emekli öğretmen olan Remzi Müftüoğlu’nun tasarrufunda bulunan, bahçe içinde ve dağın eteğinde bir yere yapılmış bir evdi. Bu ev  Osman Efendi dedemizin abisi Müftü Ali Efendi’ye ( Müftüler ailesine mensup ikinci müftü) aitti. Bu ev de diğerleri gibi maalesef 1980 li yıllarda yıkılmıştır.


Yeni doğan ve bebeklik çağında (annemin anlattığına göre) iyi beslenemediğim gibi hastalıklı bir bebekmişim de. Amma hastalığım ne imiş? Bunu bilen yok. O zaman Bahçe’de doktor da yok. Osmaniye, Adana gibi yerlerde doktor varmış amma kim, nasıl ve ne ile doktora götürecek ?Bunlardan başka hastalık olduğu zaman doktora götürme alışkanlığı  da  yok. Hatta o zaman  çoğu kez buna gereksinim bile duyulmazmış. Ben de bu bir yaşı civarında çok hastalanmışım. Hatta tecrübeli bazı akraba ve komşular anneme “ bu çocuk artık ölecek, yapacak bir şey de yok” diye söylüyorlarmış. O sıralarda Veli Efendi’nin evinde oturuyormuşuz.Veli Efendinin eşi ağzıma su damlatınca hemen dudaklarımı oynatıp suyu yutuyormuşum. Anlaşılıyorki o zaman çeşitli nedenlerle su-elektrolit kaybı ve dengesizliği oluşmuş.Babaannem Hürü Hatun’un anlattığına göre;çok hasta olduğum bir zamanda babamla birlikte, beni bir sağlık memuruna götürmüşler, O da bir iğne yapmış, bol su içirmelerini tavsiye etmiş. Sonra iyileşmişim. Ne varki bu beslenme bozukluğu ve su-elektrolit dengesizliği nedeniyle ancak 3 yaşlarında yürümeye başlamışım. Fakat sonraları 3-4 yaşlarında , bu kez de tersine, iyileşip fazla kilo almışım. Sanki bu kilo aldığım devreyi ben de hatırlıyor gibiyim. Sonuç olarak Allah öldürmezse öldürmüyor. Şu anda 64 ( 2002) yaşındayım.O zamandan bu yana 62-63 yıl geçmiş.Bundan sonrasını da Allah bilir. Ancak çocukluğumdan bu yana geçirdiğim hastalıklar, bu hastalıklarla  olan savaşlar, alınan sonuçlar ayrı birer konudur. Fırsat bulursam bunları ayrıca yazmayı düşünüyorum.

                       

             

İLKOKUL  ÖNCESİ:

 

İnsanın  belleğinde kalan olaylar genellikle 4 yaşından sonra gördüğü ve/veya yaşadığı olaylardır. Benim de öyle olmuştur. En başta babamın hastalığı, ölümü, kız kardeşim Sacide’nin merdivenden düşmesi,İsmail abimin dardağan ağacından düşmesi, benim çardaktan düşüşüm, Hürü nenemin arkası arkasına kaybettiği çocukları için ağıt yakmaları ve bu arada bayılmaları, ve hepsi Nohut köyünde geçen bu olayların bizlere olan etkileri, M.Ali abimin Sellinin deresinden odun edip eşeğe yüklemesi ve onu satarak evin geçimine katkıda bulunmaya çalışmasi ve sayfalarla tutacak daha birçok olaylar gibi. Ben şimdi nereden başlasam diye düşünüyorum. Herhalde en doğrusu İlkokul öncesinde  enteresan olabilecek konulara kısaca değindikten sonra İlkokul ve sonrası olaylara değinmek olacaktır.

 

 

ANIMSADIĞIM KADARI İLE BABAM

 

Babamı çok net olarak hatırlamıyorum desem doğrudur. Zira  babam öldüğü zaman 5 yaşlarındaydım. O zamanlar ikinci dünya savaşı olmaktaymış. Olmaktaymış diyorum. Çünkü savaşla ilgili haberler  kulaktan duyma haberlerdi. Zaten o yıllarda Nohut Köyünde oturuyorduk.  Savaşla ilgili tek hatırladığım olay  akşamları ve geceleri karartma yapılmasıydı.Güya uçaklar  geçerken buralara bomba atmaması için bu önlemler alınıyordu. O yıllar gaz lambası ve  / veya “ İdare “ denilen ve de içinde gaz, ispirto gibi yanıcı bir madde ile fitili bulunan aydınlatma araçları  kullanılırdı. Lüks adı verilen ve daha çok aydınlık sağlayan araçlar ise ancak zenginlerde yada hali vakti oldukça iyi olan ailelerde bulunurdu.İşte bu zamanlar “ Savaş var “ diye  ve de bombalanmamak için geceleri karartma yapıldığı söylenirdi. Bir savaş olduğunu ,. amma anlamını da doğru düzgün bilmeden , bu sözlerden hatırlıyorum.

Babamı ilk hatırladığım zaman İlçemiz olan Bahçe’den Nohut Köyündeki evimize gelişidir. Evimiz Nohut’un en yukarı kısmında yer alıyordu. Bu nedenle eve gelen kestirme  yol da Bazali Velilerin evinin önünden geçerdi.Baz Alileri geçince ( ki orada bir aşma vardı. Onu aşınca hemen bizim tarlaya geçilir ve eve öyle gelinirdi.Bir gün galiba annemdi söyleyen,” babanız geliyor” dedi. İşte babamı ilk hatırladığım  zaman o zamandır.  Bazali Velilerden eve gelirken   hatırımda kalan imajı ise; ortadan daha kısa boylu,. Beyaz tenli ve sarışına yakın bir kişi oluşudur. O’nu  bundan başka Sacide’nin evin önündeki çardağın merdivenlerinden düştüğü zamanhatırladığım gibi  ,ayrıca hastalanıp Elbistan içmecelerine  sonra Gaziantebe ve Adana’ya gitmesini de biliyor  ve anımsıyorum.

O’nu en iyi ölümünden bir hafta önce İstanbul’dan gelirken anımsıyorum. Yine hatırladığıma göre İsmail abimle birlikteydik ve O’nu yolda karşılamak üzere  Nohut köyünün alt kısmındaki Dutlu Tarlaya kadar gitmiştik. Babam eşek sırtında . çok zayıf ve toprak sarısı bir renkteydi. O’nu görünce çok sevinmiştik. O zamanlar Nohut köyü ve Bahçe’den geçen karayolları yoktu.  Sadece 1. Dünya savaşı öncesi Almanlar tarafından yapılmış olan tren yolu vardı. Sonradan öğrendiğimize göre babam Istanbulda bir hastanede (Muhtemelen Gureba Hast.) yatar. İnoperabl mide ca. tanısı konur ve sonra taburcu edilir. O’nu trene daha önceden tanıdığı ve Bahçe’de bulunmuş olan Fahriye Hanım bindirir (.Daha sonraları ben  doktor olup Uroloji Kliniğinde ikinci sene asistanıyken ( Yıl 1964)  İstanbul’da Fahriye Hanımı ziyaret ettim.Öğretmenlikten emekli olmuştu. Son derece olgun ve de aklı selim sahibi bir insandı)  İstasyonda ise M.Ali abim karşılayarak eşeğe bindirir ve köye doğru yola çıkarlar.Biz onları istasyondan  Nohut köyündeki evimize gelirken yarı yolda karşılamış olduk.Zaten O’nu,  Istanbul’dan  geldikten bir hafta sonra kaybettik.

                       

SON GÖRÜŞ : Babam İstanbul’dan geldikten sonra bir sürü insan “Geçmiş Olsun”a gelmişti. Amma bunların kimler olduğunu şu anda hatırlıyamıyorum.Amma o yıl (Kasım 1943) sonbahar olmasına rağmen Bahçe’ye geri dönmemiştik Yani Nohut köyündeydik. Babaannem (Hatunanam)  babamın ölümünden bir gün önce Bahçe’de   rahim kanseri olan Emine Halamı kaybetmiş ve onu toprağa vermişti. Babamın babaannem Hürü Hatuna “ Ana! Bacım  nasıl ?”  diye sorduğunu  da ayrıca hatırlıyorum. Babaannemin cevabı kısa ve net idi..”İyi yavrum” demişti. O akşam babam evin bacasına yakın köşelerden birine oturmuştu ve sanki  önceki günlerden daha iyiymiş gibi görünüyordu. Ev halkı ile epeyce sohbet etti. Bu benim O’nu sağ olarak son  görüşümdür.


Ertesi sabah gün ağarmadan   ve ölçülü bir şekilde yürekleri sızlatan ağlama sesleri  arasında uyandığımda  ; hiç te beklemediğim gerçekle karşıkarşıya  kalmıştım : Babam ölmüştü.

 

Sabah iyice olunca  bu acı gerçek bütün köyde duyuldu. Akrabalara haber verildi ve O’nu, o gün kuşluk vakti evin arkasında yıkadılar. Bu olayı babaannemle  birlikte seyrettim.Tabii iki evladını  birbiri arkasına  kaybeden bir annenin dramı ve dayanılmaz ızdırabı arasında. Biraz sonra O, geri dönüşü olmayan uzun bir yolculuğa çıkacaktı. Çıktı da.............


 

OKUL ÖNCESİ DÖNEMDEN HATIRLADIĞIM BAZI OLAYLAR

 

Okul öncesi dönem deyince bazı şeyleri anımsamaya başladığınız  zamandan okula başladığınız 7. yaş arasında geçen 3-4 yıl anlaşılır. Bu dönemden aklımda kalanları aktarmaya çalışacağım.

                       

*
NOHUT KÖYÜ  VE EVİMİZ


Babam öldüğü zaman ( 26.Kasım.1943) biz Nohut Köyünde oturuyorduk.O yıl ve ondan sonraki yıl da bütünüyle yine köyde kaldık. Nohut köyü Torosların Gavur dağları ile birleştiği yerdeki sıradağların yamacında kurulmuştur. Batısında Arıklıkaş köyü vardır. Köyün yukarısında ise Lapaşlı denilen ve köyün suyunun çıkıp geldiği yayla bulunur..Köyün ön kısmında ıse “Yazı” adı verilen düz  bir arazi  vardır ve 3-4 köye tarım hizmeti verir. Zira bu düz arazinin güney tarafında Çolaklı köyü ile Buğdacık mezrası yer almaktadır.


Nohut köyünün bulunduğu yer bir dağın yamacında ve engebeli bir araziden oluşur. Köyün içinden yazları kuruyan bir dere geçer.Bizim köyde  Osman Efendi’den  kalan bir evimiz vardı ve bu ev köyün en yukarı kısmında bulunuyordu.Ev, iki katlı olup  üst katta bizler, alt katta hayvanlar kalırdı. Bizlerin kaldığı üst kat iki odadan oluşmaktaydı . Evin önünde  ise “ Çardak” diye adlandırdığımız büyük teras  vardı.Üst kattaki iki odanın her birinde yanılmıyorsam sadece birer pencere bulunuyordu.  Kalın ve taş duvarlı olan evin ne iç ne de dış sıvası  vardı. Üstü ise toprak  damdı. Şimdi düşünüyorum da   son derece  sağlıksız( özellikle kışları) evlerdi. Her odada birer ocak (  Şömine ) bulunuyordu. Ocaklarda genellikle odun yakılır  ve yemek burada pişirilir, hatta ısınma için de yararlanılırdı.    Ocaklar geniş olup her iki tarafta birer köşesi bulunurdu. Toprak damların özelliği de Hezan denilen  ana bir hatıl ve bunlara tutturulmuş Mertek ve Çapkılar  üzerine kamış, ya da ağaç dalları  serilerek üzerine samanla karıştırılmış balçık serilmesi idi. Bunun üzerine varsa killi toprak serilir ve  de su geçirmemesi için “Loğ” adı verilen bir silindirle loğlanırdı.Yani bu suretle toprak sıkıştırılır  ve damın akması önlenmeye çalışılırdı. Buna rağmen  yağmur yağdığı zaman sık sık dam akar ve  her şey perişan olurdu. Düşünün bir kere, gece yatıyorsunuz. Yağmur yağıyor ve üstünüze şıpır şıpır su damlıyor. Ve siz gecenin b ir yarısında dama çıkıp dam loğluyorsunuz. Ne ızdırap verici bir iş,  Bu tip olaylar başımızdan çok geçti de onun için uzun uzun anlatıyorum.Aslında söylemek istediğim o zamanlar kasaba ve şehir görmüş insanların bile yaşama koşullarının ne kadar ilkel olduğunu anlatmak. Dahası var. Müslüman bir toplumun temizlik anlayışı içler acısı. Köyde bizimki de dahil hiçbir evde ne doğru düzgün bir tuvalet. Ne de çamaşırhane ve banyo  vardı. . Bunların detayına girersem sayfalar dolusu yazmam gerekir. Şu anda bunun da fazla bir gereği yok. Onun için biraz da köyde ve bizde çok sık görülen bir yerlerden düşme olayına kısaca değinmek istiyorum.

DÜŞME OLAYLARI

Köyün yerleşme konumu, arazinin engebeliliği  yanında aşırı derecede  taşlı oluşu, Evlerin avlu veya teraslarında (çardaklarında) düşmeye karşı hiçbir emniyet tedbirinin bulunmaması,özellikle yaz aylarında meyve ağaçlarına çıkarak meyve toplanması düşmelerin çok sık görülmesinin başlıca nedenleri idi.


Yukarıda anlattığım nedenlerle bu tip düşme olaylarını biz de çok yaşadık. Örneğin İsmail abim dardağan ağacından, ben ve  Sacide Çardaktan düşmüşüzdür.Engebeli ve taşlı arazideki her günkü düşmelerden bahsetmiyorum. Bu düşmeler arasında en dramatiği İsmail abimin dardağan ağacından düşmesidir. :Babamın ölümünden 15 gün  sonra idi. Daha okula gitmiyorduk İsmail abim ve isimlerini şu anda hatırlayamadığım çocuklar ve ben evin yanındaki tarlanın alt tarafında bulunan ve Baz Alilerin tarlasındaki Dardağan ağacının altındaydık. İsmail abim ağaca çikmış ve: olgun dardağan meyvelerini topluyordu.Birden bire”pat” diye bir ses duyuldu.Yerde külçe gibi yatan İsmail abimdi . Daha babamın ölümünün verdiği ızdırap  dinmemiş ve  ev, devamlı surette baş sağlığına gelenlerle dolup taşıyordu. İsmail abimin düştüğünü görünce hemen yanına gittim, Yaşıyordu. Amma ızdırabı çoktu,uğunarak ağlıyordu . Oradaki çocuklardan biri koşup giderek abimin düştüğünü söylemiş olmalı ki evdeki ve baş  sağlığına gelen bütün hanımlar büyük bir telaş içinde dardağan ağacının olduğu yere doğru koşmaya başladılar. Aman Allah’ım ! Bu ne talihsizlik ,bu ne korkunç olay ? diye dövünmeye başladılar. Hele babaannem Hürü hatun iyice perişan oldu.. Kime yansın dı ?Arkası arkasına kaybettiği evlatlarına mı ? Yoksa bunların yadigarlarına mı? Kahyamızın eşi Eşe bacı abimi kaptığı gibi eve götürdü. Tabii evde toplanan hanımların yükselen ağıtları arasında. Enteresandır bu hanımlar arasında yine tahammüllüsü ve dirayetlisi annemdi. Hemen Nohut’a yakın köyde yani  Arıklıkaş’.ta bulunan sınıkcı Hamza Ali çağırıldı. O zamanlar doktor nerde!!!Hamza Ali bu konuda üstad..Belki de  Okuma yazması bile yoktu. Amma kırıktan çıkıktan çok iyi anlıyordu. Hatırladığıma göre hem sağ kolu, hem de sağ bacağı kırılmıştı.abimin. Hamza Ali, kolu ve bacağı tespit etmek için özel tahtalar yaptı ve kırıkları ( Ki bunlar kapalı kırıktı)bunlarla tespit edip keçe ile de sardı. Kırk gün böyle kalmasını söyledi.Kırk gün sonra gerçekten kırıklar iyi olmuştu. Amma sargı olarak kullanılan keçenin içinde “ Bit “ten geçilmiyordu.Bu bit olayından dolayı İsmail abime çok takılırdık.


Nohut’ta ben de çok düşerdim. O taşlı ve engebeli arazide koşarken ikide bir düşer, bir yerimizi kanatırdık amma benim öyle kırık mırık olacak şekilde düşmem olmadı. Tabii gece  evin önündeki çardaktan düşmem hariç. Bu çardaktan düşme olayı benim için gerçekten önemli idi: Babam  öldükten bir yıl kadar sonraydı ve yaz aylarından birinde idi.Gecenin bir saatinde idrar yapma ihtiyacımın olduğunu hatırlıyorum. O zamanlar çardağın önünde maalesef düşmeyi, özellikle çocukların düşmesini önleyecek doğru düzgün korkuluklar yoktu. Sadece enine tutturulmuş ve  doğru düzgün tesviye bile edilmemiş ikişer korkuluk vardı ki arasından büyük insanlar bile düşebilirdi.Yaz aylarından birinde olduğu için hepimiz bu geniş çardakta ve yer yatağında yatıyorduk.Gece idrarım gelince yataktan kalktığımı  biliyorum ve o zaman  babaannem Hürü hatunun ‘ Bre üstüme işeyeceksin , git çardaktan işe’ dediğini de anımsıyorum. Az sonra herkes bir gürültüyle  ve benim zemin kattan gelen ağlama sesiyle uyanıyor ve can havliyle aşağı zemin kata iniyorlardı. Ben çardaktan aşağı işeyim derken  o sözde korkulukların arasından yere düşmüştüm.Bu düşmeden bir yerim kırılmadı amma sağ dizim ve aşağısı, nerdeyse ayak bileğine kadar  olan kısmın yaralandığını hatırlıyorum. O zaman hemen ne yaptılar bilemiyorum amma ertesi gün M.Ali abimin gidip Bahçe’den oksijenli su ve tentürdiyod  getirdiğini çok iyi biliyorum. Oksijenli su ve tentürdiyod ile yaranın temizlenip kısmen iyi olması bir aydan fazla sürdü. Yaranın tamamen kapanması ise çok daha sonraları  oldu. Bu yaranın izlerini sağ dizimde hala taşırım.


Sacide’nin çardağın merdiveninden düşmesi de bir başka olay. Sacide o zaman hatırladığıma göre 3 yaşlarındaydı ve çardaktaki merdiven açıklığından merdivene düştü.Oradan da yere kadar yuvarlandı. Kaşı yaralandı. Yani hemen herkesin bu ve buna benzer düşmeleri olmuştur. Bereket hiçbiri de ölümcül bir düşme olmamıştır. Bütün bu gibi düşme olaylarının birçoğunun temelinde bilgisizlik, ilgisizlik ve sorumsuzluk , biraz da tembellik, kısaca köylülük yatar.


M. ALİ  ABİMİN HAYALLERİ VE GİRİŞİMLERİ

 

Okul öncesi çağında anımsadığım başka olaylar varsa da bunlar sonradan üzerınde durulmadığı için canlılığını kaybetmiş veya bölük pörçük hatırladığım olaylardır.Örneğin M.Ali abimin Gürcünün Bölüğü denilen ve Nohut’ta bizim evin 4-5 yüz metre yukarısında bulunan makilik bir arazide,oradaki ağaç ve çalıları keserek ve de  köklerini çıkarmak suretiyle meyve bahçesi yapmaya çalışması bunlardan biridir. Bu bahçeyi gerçekleştirmek için o zaman  M.Ali abim,İsmail abimle beni de çalıştırmıştır. O kök sökmenin ne kadar zor olduğunu şimdi gün gibi hatırlıyorum.

                       
Bu arada anımsadığım bir başka olay da : Gürcünün Bölüğüne  yani şimdi yerinde yeller esen o zamanki köy evimizin beş altı yüz metre yukarısındaki makilik arazide Keklik yavrusu ( Ferik) tutmaya çalışmamızdır. O arazide patika yollardan giderken bazan keklik yavrularının seslerini , bazan hışırtılarını duyduğumuzda  yuvanın olduğu tarafa gider veya taş atardık. Eğer o sırada ana keklik yuvada ve yavrularının yanında ise ya hiç ses çıkarmadan kendini gizler, ya da uçardı. Yavrular ( ki 5-10 tane olur) sağa sola kaçışırlar ve yakalanmamak için ne lazımsa yaparlardı.Eğer bu yavrulardan yakaladığımız olursa onu eve getirir ve bir kafes içinde büyütmeye çalışırdık.Fakat bu yavruları yakalamak kolay olmazdı. Özellikle ben beceremezdim. Her iki abim de bu konuda benden mahirdiler.. N e varki bunlara bakmasını da doğru düzgün bilmezdik. Bu nedenle yakaladığımız yavruların çoğu ölürdü. Şimdi olsa böyle şeyleri ne yapar ne de yaptırırdık.

 

İlkokul öncesi zamanlarda , henüz daha 5-7 yaşlarında  yani çocuk iken köyde herkes beni “ Yusuf Hoca “ diye çağırırdı. Nedeni de hem babaannem Hürü Hatun, hem de anneannem Ayşe Hatun’un kardeşleri olan Yusuf Hoca’nın ( Nam-ı diğer Topal Hoca ) adını taşımış olmamdı.

 

                       

YÜREK YAKAN AĞITLAR VE BAYILMALAR

 

Bir insan düşünün ki en kıymetli varlıklarını arkası arkasına kaybediyor. Büyük annem ( yani babaannem ya da Hatunanam ) gibi. Babaannem Hürü hatunun dört çocuğu olmuş. Bunların ikisi erkek, ikisi kız. Kızlarından biri Zeynep Halam. Müftü Ali Efendinin oğlu yani Babamın ve halamın amcası oğlu Ahmet Efendi ile evlendirilmiş, ancak bu evlilikten 2-3 yıl geçmeden vefat etmiş. Çocuğu da olmamış. Fakat neden öldüğü de bilinmiyor. Yani hastalanmış, ölmüş. İkinci olarak ölen çocuğu Hüseyin amcamdır. 29 yaşında bir akciğer hastalığından  ( zatürrie veya tbc..) gitmiş. Hürü nenem bunlar için ağıtlar yakar, bir süre sonra bayılırdı. Bu hal babam ölmeden çok daha .fazlaydı. Babam öldükten sonra da bu bayılmalar bir süre devam etti. Sonra kayboldu. Fakat Babaannem Hürü hatunun ağıtlerı ölünceye kadar hiç bitmedi. O’nun yürek yakan ağıtlarını çok dinledim. Gerçekten dayanılması güç bir olay. Ne demek dört çocuğunun hepsini mezara koymak  ? Böyle bir durumda ağıt ta yakılır. Bayılınır da, hatta aklını bile kaybedebilirsin.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !